AUSCHWİTZ’ İ ANLAMAK …
“ÖTEKİ SORUNU” NUN ANALİZİ ÜSTÜNE BİR DENEME
Avrupa’nın Modernleşme Süreci Üzerine …
Hiristiyan inanç dogmasını sistematik bir öğreti haline getirmek amacıyla kendileri de birer din adamı olan filozoflarca üretilen, ortaçağın dinsel eğitim veren manastır ve katedral okullarında geliştirilen ve zaman içinde bütünlüklü bir teolojik hayat kültürü niteliğine ulaşan Skolastik Felsefe, Avrupa kültür tarihinde bin yıllık bir dönemi kapsamaktadır.
Aklı ve onun ürettiği bilgiyi yalnızca dini inancı doğrulamak ya da kuvvetlendir- mek için kullanan, bu hizmeti dışında ise insanı ve aklını dinsel dogmaların altında değersizleştirip hiçleştiren skolastik ortaçağ felsefesinden , Renaissance ve Reform Hareketleri’nin dönüştürücü etkileri ile birlikte, 15.yy.’dan itibaren uzaklaşılmaya başlanmıştır.
Renaissance Felsefesi, Avrupa kültür tarihinde 200 yıl devam etmiş olup, insanlık için kökü ve amacı bu dünya olan bir değerler sisteminin, bir öte dünya yerine bu dünyaya ait olmak isteyen yeni bir hayat kültürünün arayış çabalarını ifade etmektedir.
17. yy.’da ise bu kültürel arayış sürecinin tek pusulası olarak AKIL olgusu benimsenmiş ve Renaissance’da ifadesini bulan yeni fakat dağınık yapıdaki düşünce parçaları bir araya getirilip, sistematik bir niteliğe / programatik bir yapıya kavuşturulmuştur. 17. yy.’ın önemi , bu yüzyılın gerçeği bilmek adına AKLI tek araç olarak benimseyip , AKILCILIK ( Rationalizm ) çığırını açmış olmasıdır.
18. yy. akla inanıp güvenmede kendisinden önceki yüzyıllardan daha da ileri giden bir yapıya sahiptir : Kopernik, Galileo, Kepler tarafından doğa ve astronomi alanlarında elde edilen buluşlarla ön-başlangıcını yapan modern doğa bilimi , bu alanda devam eden ve arka arkaya gelen başarılarla birlikte, insanda giderek aklının bütün bir hayat üzerinde egemen olabileceği düşüncesinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Böylece 18. yy.‘la birlikte , aklın tüm bir kültür dünyasına uygulanması , hayatın bütününün akılla aydınlatılıp , ona akılla egemen olma harekatına girişilmiştir :
Pratik politik hayatın bütün alanları akla ve onun ürettiği nesnel bilgiye duyulan büyük güvenle akılcılaştırılmış ; ‘Akılcı ve Laik Devlet’ , ‘Akılcı Hukuk‘ , ‘Akılcı Eğitim’ anlayışları oluşturulmuş ve devamında ‘Akılcı Bir Din’ anlayışı dahi yaratılmıştır.
Günümüz Batı Kültürü’nün oluşmasında kesin ve belirleyici etkilere sahip olan 18. yy. Aydınlanma Felsefesi’nin Avrupa’lı bireyin önüne koyduğu ideal ise , bilginin sürekli ilerlemesi ilkesine dayanan “Akıl Kültürü” üzerinden insanın özgürlük ve mutluluğunun da sürekli artacağı ve nihayet durmadan gelişip ilerleyen insanlığın yolun sonunda birleşip , evrenselleşmeyi yakalayacağı düşüncesidir.
18. yy.ın sonlarına doğru dünya sahnesine çıkan kapitalist ekonomi-politiğin bilimi ekonomik gelişmenin hizmetine sokması, askeri yapıların ise bilimsel pratiği bütünüyle ordu harp teknolojilerine yönlendirmesiyle birlikte ‘araçsal’ bir düzeye indirgenmiş olsa da, akılcılık hareketi ve akla duyulan o büyük güven tüm bir 19. yüzyıl boyunca devam ederek , 20. yüzyılın ilk yarısında, kavramları, olguları ve değerler bütünü ile bilim/teknoloji merkezli, rasyonel bir hayat kültürü olan MODERNİZM’i yaratmıştır.
Modern Birey Üzerine …
“Aydınlanma Nedir ?“ sorusuna Immanuel Kant o ünlü tanımıyla şu cevabı vermiştir : “Aydınlanma, insanın kendi kusuru ile içine düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.“
Kant’a göre skolastik ortaçağ insanı, Tanrısal Akıl karşısında kendi bireysel aklını kullanabilme cesaretini gösteremeyen ‘çocuk’ insanı ifade ederken; Aydınlanma’nın bireyi , hazır bulduğu geleneksel şemaların ve dinsel üst-otoritelerin kılavuzluğuna başvurmaksızın kararlarını kendi aklı ile kendisi alabilen ‘erişkin’ insanı temsil eder. Erişkin insan, kendi aklı ile aldığı o kararlara dayanan eylemlerinin sorumluluğunu da yine tek başına taşıyabilme gücünü gösterebilen insandır.
Başka bir deyişle, modernleşen insan ‘Kişisel Sorumluluk’ kavramı ile tanışıyor, eylemlerinin ortaya çıkarttığı ahlaki yükümlülüklerin değerlendirmesinde tamamen kendisi ile baş başa kalıyordu. Peki ötekinden bağımsızlaşıp, kişiselleşen modern birey, söz konusu ahlaki değerlendirmelerini neyle ve nasıl yapacak ve ne adına kendisini sorumlu kılacaktır? :
Renaissance – Reform - Aydınlanma Paradigması’nın Tanrı’yı Dünya’nın dışına doğru iterken, O’nun yerine hayatın merkezine İnsan’ı ve Aklı koyduğunu söylemiştik. Bununla birlikte Kant, insan aklının yoğun saldırısı karşısında dinsel/metafizik alanın aşama aşama gasp edilmesi sürecinin modern bireyde yaratacağı yıkıcı ahlaki boşluğun da farkındaydı. Tanrı’dan ve Tanrısal olandan uzaklaşan, ahlaki değer ve değerlendirme ölçütleri için artık dini referanslara başvuramayan modern birey, ‘Tanrı’nın Ölümü’ sonrası ahlaki sorumluluğunu oluşturacak yeni bir etik dayanağa ihtiyaç duymakta idi. İşte Kant, modern bireyin karşı karşıya kaldığı bu ahlaki müphemliğe , ‘İyi’nin Yeni Ölçütü Nedir?’ sorusuna, ‘Pratik Aklın Eleştirisi’ kitabıyla (1788) onun önüne ‘Yeni Bir Ahlak Felsefesi’ koyarak yanıt vermiştir :
Kant’a göre insan ‘İyi’yi Tanrısal yasalar öyle istediği için seçmemelidir. Aynı şekilde insanın ‘İyi’yi seçmesinin, ‘Kötü’ olandan uzak durmasının sebebi kişisel pragmatik çıkarlarının gereklilikleri de olmamalıdır. İnsan Tanrısal ya da dünyevi bir şey elde etmek için değil, iyiliği salt iyilik yapmak için gerçekleştirmelidir. Bunu sağlayacak olan ise aklın ‘Kategorik Buyruğu’dur. ‘Günlük yaşamın içindeki akıl’ ya da ‘İrade’ , kendi içinde biçimlendirdiği / düzenlediği ‘Yasa’sı ile insanı doğrusal, doğrudan ve doğal bir şekilde İyi’ye götürür. Kant’ın ‘İyi İrade’ dediği ‘Özgür İrade’ de budur.
Modern bilim ve sanat anlayışımızı kurmuş olan Kant, Antik Yunan’daki Sok-ratik köklerinin ‘İyi olan Akli’dir. Akli olan da İyi’dir.’ önermesi paralelinde ; bireyin ‘İradesi’ni onun ‘İyi’ ve ‘Kötü’ karşısındaki tek ahlaki değerlendirme ölçütü haline getirmek ve İrade’nin de doğrudan ve doğal bir şekilde insanı İyi eyleme yönlendireceğini koyutlamak suretiyle, modern etik anlayışımızı da oluşturmuş bulunmaktadır.
Paradigmanın Kırılması …
İnsan aklının sınırsal çerçevelerinin dışında ve ötesinde yapılanmış bir hayat kültürünün içinde 1000 yıl yaşamış olan Avrupa , sonrasındaki 500 yıllık zaman süreci içerisinde , tarihsel gelişim seyrini yukarıda aktardığımız ve bugün kendisini ‘Modernizm’ diye adlandırdığımız bir ‘Akıl Kültürü‘ , bir ‘Bilgi İmparatorluğu’ kurmuş bulunmaktadır. Yine gördüğümüz üzere bu kültürün uygar , akılcı ve iyi üyeleri oluşturdukları bu kolektif aklın , zaman içinde tüm insanlığı sarıp sarmalayacağı ve sonunda da tüm dünyayı ortak bir mutluluğa ve refaha taşıyacağı yönünde samimi bir inanca sahiptiler.
Peki modernizmin ya da büyük harfle Aklın bu iddia ve idealleri , dünyamızı bir ‘Yeryüzü Cenneti’ haline getirebilmeyi gerçekten başarabilmiş midir ? Ardı ardına gelen iki dünya savaşı ve yaşadığı büyük hayal kırıklıkları sonrası Avrupa’lı birey bu soruya , ‘ Ne yazık ki modernite bizlere vaadettiği şeyleri veremedi . Modernizm başaramadı. ‘ şeklinde cevap verecektir :
Gerçekten de Avrupa’nın Akla duyduğu o büyük güven ve inancın ilk sarsılışı , 20. yy.’ın hemen başında I. Dünya Savaşı dönemine rastlamaktadır. Avrupa’da barış ve refah yerine kavga ve yıkımın hüküm sürdüğü 1914 – 1918 aralığındaki o dört yıllık süreçte , Avrupa’lı bireyin kafasında Akla ve onun bilgisine yönelik ilk soru işaretleri de oluşmaya başlamıştır. Bununla beraber ölüm ve maluliyet hallerinin sivil insanların gözlerinden uzaktaki savaş alanlarında gerçekleştiği I. Dünya Savaşı , Avrupa üzerinde büyük dramatik etkiler yaratmamış , Aklın duvarları birkaç çatlakla bu sarsılışı atlatmayı başarmıştır.
Oysa ardından gelen II. Dünya Savaşı ve bu süreçte yaşanan Auschwitz , Nagazaki , Hiroşima deneyimleri , modern Avrupa ve O’nun temsil ettiği tüm akılcı değerler üzerinde gerçek bir kriz ve sonrasında da ciddi bir travma etkisi yaratmıştır. On milyonlarca insanın ülkelerinden sürgün edilmesi , milyonlarca insanın toplama kamplarında öldürülmesi , tek bir bomba ile aynı anda 200.000’ den fazla insanın yok edilmesi gibi çürümeyi ve ölümü sıradan insanın günlük hayatının içine sokan söz konusu bu deneyimler , savaşın ardından Avrupa’nın kendisini ve ortaya çıkarttığı bu ‘cehennemi ‘ sorgulamasına yola açmıştır.
Aklın tüm sorunların kadiri-mutlak çözüm aracı olduğuna inanan bir uygarlık kurmuş olan Avrupa ; aynı Aklın atom bombası adı altında bir ‘ icat ’ geliştirip , yeryüzünde bir kenti ortadan kaldırabileceğini , aynı teknik Aklın 7- 8 yaşındaki Yahudi çocuklarını yakan , vücut yağlarını da kullanımı için muhafaza eden mükemmel ( ! ) bir fırınlama sistemi tasarlayabileceğini gördükten sonra , yarat- tığı Akıl Uygarlığı ile bir hesaplaşmaya girişmiştir.
Avrupa’nın kendi kimliğine yönelik başlattığı bu öz-eleştiri ve iç hesaplaşma sürecinin bütününü aslında tek bir soru ile ifade etmek mümkündür. İçinden geçtiği büyük krizi anlamak adına , Avrupa’nın kendisine dönüp sorduğu ve yanıtını aradığı o soru şudur : Auschwitz Nedir ?
Bir Avrupa’lının kendisine sorabileceği bu en zor ve en cüretkar soruyu şöyle tercüme etmekte mümkündür : İnsanoğlunun kültürel zaferinin zirvesini yaşamakta olan bir topluluğun içinde böyle bir dehşet nasıl mümkün olabildi ? Dünyanın en akılcı insanlarının yaşadığı , yeryüzünün en uygar coğrafyasının göbeğinde bu vahşet nasıl gerçekleşebildi ?
Avrupa Auschwitz Nedir ? sorusuna , akademi , enstitü ve bilimsel vakıfların oluşturduğu bir uzman endüstrisi tarafından çeşitli cevaplar üretmiş ve Auschwitz‘i önce kendine , sonra da Dünya’ya açıklamaya çalışmıştır. Avrupa’nın bu soruya verdiği cevaplara daha yakından bakmadan önce, Auschwitz’in tam olarak neyi temsil ettiğini hatırlamak yararlı olacaktır :
Auschwitz Toplama Kampı , tarihe Holocaust (Yahudi Soykırımı) olarak geçen ve tüm Avrupa’da Yahudiler’in sistematik bir biçimde öldürülmeleri , ırksal olarak yok edilmeleri için Hitler’in doğrudan emirleriyle kurulmuş olan toplama kampları içinde, en simgesel olanının adıdır. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Yahudiler, tüm diğer Avrupa’lıların gözlerinin önünde zorla evlerinden toplanmış, çok zor şartlar altında yaptıkları tren yolculuklarının sonunda getirildikleri Auschwitz Toplama Kampı’nda, önce duş alıp yıkanacakları yönünde kandırılarak sokuldukları bölmelerin içine prusik asit zerk edilmek suretiyle öldürülmüşler, hemen ardından da ismi ‘Krematoryum’ olan büyük fırınlarda yakılmışlardır. Auschwitz bu anlamı ile bir fenomendir ve bir fenomen olarak, insanlık tarihinde başka bir örneği olmayan Yahudi Soykırımı’nı tek başına kendinde temsil eder.
Avrupa’nın Auschwitz’i anlamak, insanoğlunun bu en derin ve en karanlık deneyimini açıklamak için başvurduğu yorum ve analiz çalışmaları arasında en bilinen ve yaygın olanı , Auschwitz’in kökleri Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüşüne kadar götürülebilecek olan Hiristiyan Antisemitizmi / Yahudi Karşıtlığı’nın doruğa çıktığı bir an ve nokta olarak sunulmasıdır. Bir başka deyişle Holocaust , Hiristiyan Avrupa’nın Yahudi dinine ve bu dinin üyelerine karşı binlerce yıllık geleneğe sahip olan dinsel kininin, büyük ve dehşetli bir yansıması olarak açıklanmıştır.
Auschwitz’i anlayabilmek adına yapılan ve yine çok yaygın olarak kullanılan bir başka yorum biçimi ise , Auschwitz’i ‘Sosyal Patoloji’ kategorisi altında değerlendiren açıklamalardır : Yüksek akılcı ilkelerle donatılmış, sağduyu sahibi Avrupa kendi içinde geçici bir ‘Deliriş Anı’ yaşamış, içgüdüsel bir saldırganlığın pençesine düşerek ‘normal ve sağlıklı’ olanın dışına çıkmıştır , yada , Avrupa 1940-1944 aralığında, insanın doğuştan gelen vahşiliğinin başıboş kalmasına , aslında derinde her insanda var olan hayvanın iplerinden kurtulmasına yol açan sosyo-kültürel bir çözülme ve bozulma dönemi yaşamış , bu hastalıklı dönemde de akıl almaz işler yapmıştır diyen ve Hitler’i Avrupa’nın bedenine dışarıdan giren bir kanser tümörü olarak algılayan yorum ve açıklamalar bütünü.
Auschwitz Nedir? sorusunun yanıtına ulaşabilmek için uygulanan bir başka analiz yöntemi ise, parçayı bütünden ayıran ve cevap için sorunun ortaya çıktığı yer olan Alman toplumunun kendisine odaklanan ‘Parça Odaklı’ yaklaşım yöntemidir. Bu yaklaşıma göre sorunun yanıtı, 3. Reich denen iğrenç devleti kuran, Nazizm denen canavarlığı yaratan Almanya ve Almanlar’dadır : Alman tarihinin kendine has bazı dönüşümleri, Alman burjuvazisinin çıkarları , sıradan Alman’ın disiplini ve itaati seven yapısı, Hitler’in takıntılı-nevrotik ruh dünyası, O’nun peşinden giden Alman toplumunun ahlaki kayıtsızlığı ve acımasızlığı gibi Soru’nun cevabını sorunun Almanlığı üzerine odaklayan, problemin nedenlerini problemin ortaya çıktığı yerle özdeşleyen yorum ve açıklamalar bütünü.
Avrupa’nın Auschwitz’i anlayabilmek adına uyguladığı ve temel olarak yukarıda aktarılan yaklaşım ve analiz yöntemlerini kullandığı söz konusu ‘Kültürel Otopsi’ , sürecin sonunda ulaştığı tüm bu bulgu , bilgi ve çıkarımlarla kendini tamamlamış bulunmaktadır.
Peki söz konusu otopsi sonuçları , elde edilen yanıtlar acaba insanoğlunun bu suçun işleniş sebeplerini tespit edip, suçluyu teşhis edebilmesini ve en önemlisi de bu suçun tekrar işlenmesinin engellenebilmesini sağlayacak yetkinlik düzeyi ve derinliğine ulaşabilmişler midir ?
‘Suçun hacmi ve boyutları’ , o suça yönelik gerçekleştirilen sorgulamanın yoğunluğunun da belirleyicisi ve ölçütü olmalıdır : Alman Devleti 2. Dünya Savaşı döneminde yaklaşık 6 milyon Yahudi’yi öldürmüştür. Sayıya lütfen dikkat edin. Çünkü günde 100 kişiyi öldürürseniz, bu sonuca ulaşabilmek için yaklaşık 200 yıl boyunca bu işlemi tekrar etmeniz gerekir. Eğer Kesin Çözüm’e ( Yahudilerin Yakılarak Yok Edilmesi ) giden yolu , tüm Yahudilerin Davut Yıldızı takmaya zorlanması noktasından yani 1941 yılından itibaren başlatırsak, Hitler ve taraftarları aynı sonuca 3,5 yıl gibi inanılması olanaksız bir süre içerisinde ulaşmıştır.
Açık bir biçimde belirtilmelidir ki; ne ‘Dinsel Hınç’ açıklaması , ne ‘Sosyal Patoloji’ kategorisi , ne de ‘Parça Odaklı‘ yaklaşım yöntemi, ‘ 3,5 yıl içinde 6 milyon insanın öldürülmesi ‘ olgusunu açıklayabilecek yetkinliğe ve derinliğe sahip değildir. Kaldı ki yapılan farklı tarih ve teoloji çalışmaları, sosyal psikoloji ve siyaset bilimi alanlarına ait ek tahliller de, söz konusu yorumların yetersizliğini zaman içinde ortaya çıkartmışlardır.
Örneğin yaşanan soykırımın yapısal nedeninin antisemitizm olduğunu iddia eden tüm açıklama biçimleri , Virginia Üniversitesi’nde Yahudi Araştırmaları Programı’nı yürüten Henry L. Feingold’un , o yıllarda bir anket çalışması yapılsaydı, bu çalışmanın ”muhtemelen , Weimar süresince , Almanların Yahudi düşmanlığının Fransa’dakinden daha az olacağını göreceğimizle sonuçlanacağını“ belirten ifadesi karşısında önemli bir biçimde zayıflamaktadır.
Yine , 2000 yıllık bir tarihe sahip olan antisemitizmin niye daha önce değil de 20. yy.’ın ortalarında böylesine bir uygulamaya yol açtığı sorusu, “Dinsel Hınç” yaklaşımını savunanlarca tam olarak cevaplandırılamamaktadır. Kısacası , “Dinsel Hınç” yanıtı , Auschwitz’in benzersizliği ve bir önceli olmayan niteliği karşısında eksik kalmış , ‘Kızgınlık’ , bir ırkın böylesine toptan ve sistematik soykırımı için tatmin edici bir açıklama olarak kabul görmemiştir.
Sonuç olarak ise , Auschwitz’i anlamak adına yapılan tüm yorumların, öne sürülen tüm yanıtların Auschwitz’i açıklamak noktasında sığ ve yetersiz kaldığı, uygulanan otopsinin başarısızlıkla sonlandığı kabul edilmelidir.
Bununla birlikte, Avrupa’nın kendi kimliğiyle giriştiği bu hesaplaşma süreci her ne kadar başarısızlıkla sonlanmış olsa da, Avrupa açısından aynı zamanda önemli bir ‘İşlevsel Sonuç’la tamamlanmıştır. Peki nedir bu ‘İşlevsel Sonuç’ ? :
Avrupa’nın ‘Auschwitz Nedir?’ sorusuna vermiş olduğu yanıtların tümü son tahlilde tek bir ortak mesajı vermektedir : Auschwitz deneyimi, Avrupa’nın yüzyıllar boyunca adım adım kurduğu kültürünün bir ürünü değil, geçici ve tekrarı mümkün olmayan bir hatasıdır. Bu mesaj ise yine tek bir şeye hizmet etmektedir : Avrupa’nın kendi kültürünü aklaması , sosyo-kültürel yapıda asli ve radikal revizyonlara gitmeye gerek olmadan Avrupalı kimliğini ve yaşam biçimini koruması. Böylece Avrupa kucağındaki saatli bombayı etkisiz hale getirmiş, sorunu çözmese dahi yarayı dağlamıştır. Her şeyin sonunda ve sonrasında gelinen nokta ise, teorik bir gönül rahatlığı ile , Auschwitz’in insanlığın ortak bilincinde unutuşa ve unutuluşa terk edilişidir.
Yanıt’ a Dair …
II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Avrupa’nın savaşın üstünde yarattığı travmayı sağaltmak adına yapmış olduğu öz-eleştiri, Avrupa’nın kendini meşrulaştırması ve beraberinde de o ”Büyük Suç” karşısında bir fail olarak suçsuzluğunu ilan edişi, sonuç olarak da kültürel kimliğini ve yaşam tarzını muhafaza etmesi gibi kendisi açısından işlevsel bir sonuçla tamamlanmış olsa da, bu durum otopsi sürecinin başarısızlıkla sonlanmış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır : Girilen hesaplaşma/ yapılan özeleştiri Soru’ya doğru bir Yanıt verememiştir. Ve Soru tüm radikalliği ve görkemiyle orada durmaya devam etmektedir.
Peki ‘Yanıt’ nedir? Yanıt’a ulaşabilmek için, öncelikle ‘Otopsi’ sürecinin neden başarısızlıkla sonuçlanmış olduğunun analiz edilmesi gerekir: Tıp bilimi bir otopsi uygulamasının nesnel kurallarını koymuştur. Tam ve gerçek bir otopsi, bedenin üç noktasına müdahale edilmesiyle gerçekleştirilir. Karın, göğüs ve baş.
Avrupa’nın kendisine uyguladığı kültürel otopsi ise yarım bırakılmış bir otopsidir. Karın ve göğüs açılmış, fakat kafatasına dokunulmamıştır. Ayrıca, uygulanan otopsi bir travmayı tedavi etmek amacıyla gerçekleştiriliyor ise, bu amaca ulaşabilmek için travmayı yaşayanın travmatik o durumu ittiği derinlerden çıkartıp, onunla doğrudan yüzleşmesi gerekir. Uygulanan otopsi ise, Avrupa’nın Auschwitz travmasını aşabilmesini sağlayabilecek ‘Kendini ve Kendi Gerçeğini Görme’ noktasına kadar derinleştirilmemiş, derinleştirilememiştir. Otopsinin başarısız, sonuçlarının yetersiz kalmasının nedenlerini buralarda aramak gerekir.
İddiamıza göre, Avrupa açısından otopsi sonucunun ‘işlevselliğini’ ortaya çıkartan şey, otopsi sürecinin başarısızlıkla sonlanmış olması gerçeğinin bizatihi kendisidir. Ama bundan çok daha önemli olan, bu başarısız otopsiden elde edilen yanıtların yanlış ve yanıltıcı olup, gerçek Yanıt’ın üstünü örtmesi ve onu çarpıtmasıdır. Bu durum, insanlığın aynı dehşet deneyimini yeniden yaşayabilme olasılığının devam ettiğini, kapının bu ihtimale sürekli olarak açık bırakıldığını göstermesi açısından, aynı zamanda fazlasıyla ürkütücüdür.
Bilinçli ya da bilinçsizce mistifikasyon ve manipülasyonlara maruz kalmış ve bizden uzaklaştırılmış olan Yanıt’a ulaşılabilmek için Feingold’un devam etmesine , gerçeğe korkmadan bakabilmesine izin verelim :
“Auschwitz modern fabrika sisteminin kendisi idi. Mal üretmek yerine bu kez hammadde insanlar, ürün ise ölümdü ve bu ürün ‘günde şu kadar birim’ diye üretim çizelgesinde özenle belirlenmişti. Modern fabrika sisteminin en önemli simgesi olan bacalar, insan etinin yakılmasıyla oluşan keskin dumanlar püskürtüyordu.
Modern Avrupa’nın son derece akıllıca düzenlenmiş olan demiryolu ağı, bu fabrikalara yeni bir tür hammadde taşıyordu. Tıpkı öteki kargolarda olduğu gibi yapıyordu bunu.
Gaz odalarındaki kurbanlar, gelişmiş Alman sanayi tarafından üretilen zehirli gazları soluyordu. Mühendisler krematoryumları düzenlediler. Yöneticiler ise yüksek verimle çalışacak bürokratik bir sistem kurdular. Tanık olduğumuz, örgütlü aklın gerçekleştirdiği bir sosyal mühendislik uygulamasının büyük bir şemasından başka bir şey değildi. “
****
Modernizmin tarihsel seyrini aktarırken görmüş olduğumuz üzere, insanın doğanın matematiğini çözüp onun üzerinde hakimiyet kurmasıyla başlayan müdahil ve mühendis tavrı, onun doğa alanında kazandığı başarıların verdiği özgüvenle toplumsal yaşamı da ‘Kontrol altına alınabilecek ya da yönlendirilebilecek bir alan‘ , ‘Islah edilecek ya da yeniden üretilebilecek bir nesne’ olarak algılamasına ve zihin dünyasında ‘Sosyal Hayat’ ile ‘Doğal Hayat’ arasında bir korelasyon geliştirmesine yol açmıştır.
Yaklaşık 250 yıllık bir geçmişe sahip olan bu sosyal mühendis yaklaşım, yöneticilerin toplumsal yapıyı da, aynen bir bahçıvan - bahçe ilişkisinde olduğu gibi, önceden alınan karar ve yapılan planlar doğrultusunda ve genellikle zor yoluyla re-organize edilmesi gereken “Doğal Bir Alan” olarak görmesine neden olmuştur.
Bu anlamı ile Modernizm aynı zamanda bir ‘Bahçe Kültürü’dür ve modern toplumlarda sosyal bütüne dair söz sahibi olan kişiler, idareciler / aydınlar, ihtiyaç hissettiklerinde o toplumsal bahçeye müdahale edip ona şekil vermeyi, meşru ve gerekli bir amaç olarak görürler.
Yapılan bu çözümlemenin projeksiyon ışığında Hitler imgesi, Dünya perdesine yansıyan ‘Büyük Bahçıvan’ simgesi altında yeniden okunabilir : Beklenen bahçıvan gelmiştir. Bahçıvanın yaptığı şey ise, mükemmel bir bahçe oluşturabilmek için, güzel ve sağlıklı diğer bitkilerin arasındaki zararlı otları ayıklamaktır. Söz konusu zararlı otlar bahçenin saflığını ve güzelliğini bozduğu için sökülüp atılmalı, yabani dallar bahçe makası ile budanmalıdır.
Yaptığı bir çok propaganda konuşmasında Yahudilerden ‘haşere’ olarak söz eden Hitler’in ‘Irksal olarak saf, üstün bir sosyal düzen kurma‘ amacı ve bu amaca ulaşmak adına gerçekleştirdiği dehşet pratiklerinin tümü Modernizm’in en derin hattı olan bu sosyal mühendis mantığın, bu bahçe kültürünün birer ürünüdür.
****
Auschwitz deneyimine biraz uzaktan ve geniş bir perspektifle baktığımızda, yaşanan vahşetin garip bir biçimde modernitenin toplumsal norm ve kurumlarıyla çatışmadığını görürüz. Tam tersine Auschwitz’i gerçekleşebilir kılan, bu norm ve kurumlardır : Modern Ulus Devlet ; Modern Bilimler (Kimya, Tıp - Dr.Mengel’i hatırlayalım - , Biyoloji …) ; Modern Bürokrasi’nin Kurum ve Aygıtları ; Modern Kültüre Ait Olan Kapitalist Ekonomi-Politiğin Çalışma Prensipleri ( Unutulmaz Fordist bant sistemi…) ve tüm bu bileşenleri bir amaca odaklayan, bir araya getirip örgütleyen modern çekirdek … AKIL.
Nazilerin ürettiği saf ve üstün bir ırk yaratma amacı ve bu amaç için bulduğu Kesin Çözüm fikrine , Aklın ürettiği araçlarla, yani mesafeli ve nesnel olabilen bilimsel çalışmalar ve bürokratik mekanizmalarla gidilebilirdi. Bu anlamda , Modernizm’in teknik araç ve kaynakları , Holocoust’u engelleyen, zorlaştıran unsurlar değil , tam tersine “onlarsız olabilmesinin mümkün olmadığı” bir niteliğe sahiptirler. Başka bir deyimle, Modern uygarlık ve onun en önemli başarıları olmasaydı , Holocoust’ da olamazdı.
İnsanlığın Auschwitz deneyimini, modern kültürün yüzyıllar içinde kendisini olgunlaştırması, sahip olduğu teknik mekanizmaları yetkinleştirmesi sonrası , yani Geç-Modernizm Dönemi’nde yaşaması gerekiyordu ve öyle de oldu. Bu nedenle, Auschwitz’i ilkel, geri, arkaik bir şey olarak değil, bizzat gelişmiş akılcı uygarlığın bir ürünü ve modernitenin ‘son çıktısı’ olarak değerlendirmek gerekir.
****
Gerçekten de Auschwitz’in benzersizliği, Auschwitz’i açıklamaya çalışırken Holocoust tarihçilerini en çok zorlayan şey olmuştur. Oysa Auschwitz’i anlamanın anahtarı, tam da onun bu benzersizliğidir : Modern soykırım, tarihteki diğer toplu imha hareketlerinden ayrılır. Modern soykırım BİR AMACI OLAN soykırımdır. Modern soykırım için, imha edilmek istenenden kurtulmak, kendi içinde sonlanan bir amaç değildir. O bir araçtır, yolun sonuna varmak isteyenin atması gereken bir adım, arkada bırakması gereken bir safhadır. Yolun sonu ise, eskisine oranla kökten farklı ve kökten yenilenmiş sağlıklı bir toplumun büyük hayalidir : Naziler, Yahudiler için gaz odalarını inşa etmeden çok önce , Hitler’in emriyle , kendi zihinsel ve bedensel özürlü yurttaşlarının öldürülmesi , bedensel olarak sağlıklı kadınların ırksal olarak üstün erkeklerle örgütlü bir şekilde döllenmesi biçimindeki yöntemlerle Üstün Bir Irk Yetiştirme’ye (ÖJENİK AMAÇ) başlamışlardı bile. Yahudilerin yok edilmesi işlemi de, yine toplumun ırksal ıslahı ve Öjenik son amaca ulaşmak için yapılmış diğer bir uygulama idi.
Öjenik Amaç, Aklın ürettiği bilinçli bir tasarımdır ve Holocoust’u modern yapan şey de, bir ‘Amaca’ ve o amacı üretmiş olan bir ‘Akla’ dayanmasıdır. Öjenik Amaca ulaşmanın bir aracı olarak Auschwitz ise, modernizmin kurucu çekirdeği olan Aklın çalışma biçimine içkin olan zorunlu totaliteryen eğilimin açık bir örneğidir :
Akıl denen mekanizmanın tek ve asli çalışma şekli, düşünmektir. Düşünmek ise, daima bir şeyi düşünmektir. Akıl, düşündüğü şeyi bütünden kopartıp, nesneleştirir. Daha sonra nesneleştirdiği o şeyi anlamak için ona yönelir. Anlamak ise ‘yüzeyin altındaki derinliğe inmek’tir. Çünkü düşünmek, aklın sanki bir yerçekimi yasasına tabi olması gibi, düşmektir aslında. Düşünce daima aşağıya doğru iner. Düşünmek, bir kök ve köken arayışıdır. Kök ise, saf ve pür olan’ dır. Düşünce süreğen biçimde bu saflığı , bu kesinliği arar.
İşte Aklın ‘Kesinlik’e ( ya da ‘Hakikat’e ) ulaşma isteği ; kesinliği bozan unsurların , yerine oturmayanın , farklı olanların bastırılmasına ya da dışarıda bırakılmasına neden olur. Öteki’nin , farklı olanın sadece var oluşu dahi , ulaşılan ya da üzerinde uzlaşılan kesinliği sabote ettiği , sakatladığı için tehlikelidir ve yok edilmelidir. AKIL , ÖTEKİNE KARŞI KAYITSIZ VE ACIMASIZ- DIR.
“Avrupa Akıl İmparatorluğu” nun ileri uç beyi Almanya’da Hitler ve kadrosunun eliyle tasarlanan ‘Saf Bir Irk Yaratma İsteği’ , Aklın bu saflık , kesinlik isteğinden başka bir şey değildir. Yahudiler ise bu denklemde, söz konusu kesinlik istemine uymayan unsuru ifade etmektedir. Gerçekten de Yahudiler, Çingeneler’le birlikte, Dünya’nın yersiz, yurtsuzlarıdır ve yaşadıkları topluma uymayan, uydurulamayan , kendi farklarını özenle koruyan bir halk topluluğunu temsil ederler. Yahudi ‘Varoluşsal Farklılık’tır : Yahudilerin etnik farklılığı , ırksal kesinliğin yaratılması yani Öjenik Amaç ve kurulacak Büyük Germen İmparatorluğu için bir tehlike oluşturduğu gibi, sahip oldukları dinsel farklılıkları da, Avrupa topraklarında Hiristiyanlık Dini’nin geçerli tek dinsel hakikat olarak kabul görmesini engelleyen bir başka tehlikeli durum oluşturmaktaydı. Aklın karşı konulmaz kesinlik ihtiyacı ise, kesinliği iki ayrı noktadan bozan bu unsurun derhal ortadan kalkmasını gerektiriyordu. Ve Akıl KESİN ÇÖZÜM‘ü buldu : Bu çifte sabotajcıları en hızlı biçimde yok etmek için özel fırınlarda yakmak.
****
Hayır , II. Dünya Savaşı Avrupa’nın çıktığı bir ‘Amok Koşusu’ DEĞİLDİ. (Avusturalya’da örnekleri görülen, kişinin koştuğu güzergahta önüne çıkan diğer tüm insanları seri biçimde öldürdüğü bir çıldırış ve sinir krizi nöbeti ) Auschwitz; bilimsel bilgi ve uzmanlıkla yürütülen , planlı bir biçimde koordine edilip ustaca yönetilen ve büyük bir soğukkanlılıkla gerçekleştirilen kitlesel bir ölüm projesi ; teknik, sistematik ve yöntemli çalışan bir mühendis aklının adım adım tasarladığı toplu bir imha planıdır.
Hayır , Hitler bir ‘Çılgın’ olmadığı gibi, onun izinden giden SS subayları da sosyopat ve sadist kişiler DEĞİLDİ. Gerek Hitler gerek SS’ler Avrupa Akıl Kültürü’nün rahminden doğan, Modernizm’in akli ve meşru çocuklarıydı. Amerikalı Kren&Rappoport’un araştırmaları da bu tespitimizi doğrulamaktadır : “Bilinen klinik kriterlere göre ‘anormal’ olarak nitelendirilebilecek SS‘lerin oranı %10’dan fazla değildi. Bu oran, kamplardan sağ kurtulmuş kişilerin ifadelerine yansıyan, sadistçe vahşet patlamalarıyla ünlenmiş SS üyelerinin kamplarda genellikle bir ya da birkaç tane olduğu yönündeki beyanlarına da uygundur. Bizim kanımızca SS üyelerinin büyük çoğunluğu, Amerikan ordusuna yeni katılan erlere ya da Kansas City polisine uygulanan olağan psikiyatrik testlerin tümünden kolaylıkla geçebilirdi.”
****
Auschwitz üzerine yapılan tartışma ve yorumlar arasında üzerinde yoğun bir biçimde durulan bir başka nokta ise, arkadaşı ya da komşusu olan Yahudiler, çocuk ve yaşlı ayırımı yapılmadan soykırıma tabi tutulurken, özelde Alman halkının genelde de Avrupalı bireyin göstermiş olduğu ahlaki kayıtsızlık ve yaşananlar karşısında sessiz kalarak verdiği pasif onaydır. Gerçekten de yaşanan her şey Alman halkının tanıklığı altında gerçekleşmiş ve eğer onların aktif bir direnci söz konusu olabilseydi, soykırımın ya hiç başlatılamayacağı, ya da ileri noktalara götürülemeden durdurulabileceği ileri sürülmüştür.
Öncelikle, yaşanan süreçte Alman halkının ahlaki bir zaafiyet ya da kayıtsızlık içine düştüğü savına katılmadığımızı belirtmeliyiz: Sorun ahlakın yokluğu ya da eksikliği değildi, onlar ahlak sahibi insanlardı, problemde zaten sahip oldukları o ahlak, yani modern ahlaki değer ve değerlendirme çerçevesinin kendisi idi.
Yazımızın başında da aktarmış olduğumuz üzere, Kant tarafından oluşturulmuş modern ahlak anlayışında bireyin ‘Kişisel İradesi’ onun tek ve biricik ahlaki değerlendirme ölçütüdür : İnsan hayatla kurduğu ilişki içerisinde bir noktada ahlaki değerlendirme yapma ihtiyacı hissederse, kendisini aklının kollarına bırakacak ve akıl onu doğrudan ve doğal bir biçimde ahlaken doğru ve iyi olana götürecektir.
Peki insanoğlunun ahlaki değerlere en çok ihtiyaç duyduğu söz konusu soykırım sürecinde , etik adına yaşanan şey tam olarak nedir? Sizlere bir oran daha… Yahudiler evlerinden teker teker öldürülmek üzere alınırken, komşusunun kapısına gelen SS subaylarına ‘Durun, o insanı götüremezsiniz, buna izin veremem‘ diyebilen Almanların sayısı 100.000 kişide 1’ dir . Çünkü Hitler, Yahudilerin toplama kamplarına götürülmelerine karşı çıkan ya da onları evlerinde saklayan kişilerin derhal ailelerinin gözlerinin önünde kurşuna dizilmesini emretmiştir. Ve ‘Hayır’ demekle , ‘Evinin Önünde Öldürülmek’ seçenekleri arasında seçim yapmak zorunda kalan Avrupa toplumunun bu en akılcı üyeleri , akli bir tercih yapıp , susmayı ve bakışlarını başka bir yöne çevirmeyi seçmişlerdir.
Peki bizler, kendisinin önüne konan ahlaka uyduğu ve o ahlakın değerlendirme kriterine dayanarak akılcı bir seçim yapmış olduğu için, o Alman vatandaşını ahlaken sorumlu tutma hakkına sahip miyiz ?
Tanık olduğu olaylara aktif bir direnç göstermemek gibi ahlaken sorunlu bu tavırdan sorumlu tutulması gereken, sokaktaki Alman vatandaşı değildir. İnsanların yaşanan dehşet olaylarına sessiz kalarak verdiği pasif onaydan suçlu ve sorumlu olan, Kant ve O’nun yanlış formülize ettiği modern ahlak anlayışının kendisidir.
Çünkü Kant’ın öne sürmüş olduğu üzere, İyi’nin yuvası Akıl değildir. Akıl ‘İyi’nin ve ‘Kötü’nün ne olduğunu bilir, bunları ayırt etme yeteneğine sahiptir; fakat ‘İyiyi Yapmak’ denilen eylemsel tavır Akıl değil , VİCDAN denen bir başka alana aittir. Aklın varoluşsal kar-zarar hesapları , ‘Aklın Ekonomisi’ bizi iyi eyleme doğru yaklaştırmaz, bizi iyiyi yapmaktan uzaklaştırır. Bu anlamı ile ‘Akıl’ ve ‘İyi‘ ilişkisi doğru orantılı bir ilişki değil, ters orantılı bir ilişkidir. Bu gerçeği Dostoyevski görmüş ve Raskolnikov karakteri üzerinden bizlere de aktarmaya çalışmıştır: Raskolnikov’a Suç’u işleten Akıl’dır, fakat o işlediği suçla aklın düzleminde değil, ahlakında gerçek ve doğru yeri olan vicdan düzleminde hesaplaşır. Ceza’yı ödeyen Vicdan’dır.
Yukarıdaki sarsıcı oranın bizlere gösterdiği bir başka önemli gerçekte, ahlaki edimin çoğunluğun değil, azınlığın eylemi olduğudur. Ahlakı kuran kitleler değil, birey ya da küçük birey gruplarıdır. ‘Ahlakı Yapmak’ , 50 kişilik bir toplulukta 49 kişinin ‘Evet, yapalım’ dediği bir konuya , 50 inci insan olarak ‘Hayır, bu yaptığınız doğru değil’ diyebilme cesaretini gösterebilmektir. Bu anlamı ile ahlak toplumsal bir kavram değildir. Ahlak ‘az kalmak‘ demektir.
****
Tüm bu açıklamalarımızın sonrasında, Avrupa’nın aynada kendi yüzüne bakıp da kendisine itiraf edemediği o Yanıt’ı , O’nun adına biz dile getirelim :
AUSCHWİTZ , MODERN AVRUPA KÜLTÜRÜ’NÜN GEÇİCİ BİR ‘HATASI’ DEĞİLDİR .
AUSCHWİTZ , MODERN KÜLTÜRÜN NORMAL YOLUNDAN ‘SAPMASI’ DEĞİLDİR .
AUSCHWİTZ , MODERN AVRUPA KÜLTÜRÜ’NÜN DOĞAL VE DOĞRU( DAN ) SONUCUDUR .
AUSCHWİTZ , MODERNİTENİN KURUCU ÇEKİRDEĞİ OLAN AKLIN ZORUNLU BİR YÖNELİMİDİR.
AUSCHWİTZ , AVRUPA AKIL KÜLTÜRÜ’NÜN OLMAYAN KALBİDİR.
AUSCHWİTZ , MODERNİZMDİR.
AUSCHWİTZ , AVRUPA’DIR…
Av. E. Hakan ÖZDEMİR
BÜRO TEL. : 0. 224. 250 25 97
BÜRO FAX : 0. 224. 250 27 76
E. MAİL : hakanozdemir16@hotmail.com
20 Kasım 2008 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
1 yorum:
SÜPER BİR YAZI OLMUŞ TEBRİKLER
Yorum Gönder